Bugün modern dünyanın hızı içinde, kavramlarımızın içi çoğu zaman boşaltılıyor. “Birlik“, “dayanışma” ya da “kardeşlik” dediğimizde, zihinler genellikle yanı başımızdaki, aynı mahalledeki veya aynı sınırlar içindeki insanlarla sınırlı kalıyor. Oysa tarihin bize miras bıraktığı, coğrafyadan ve etnik kökenden bağımsız, çok daha derin ve geniş bir aidiyet duygusu var: Ümmet bilinci.
Ümmet bilinci, sadece duygusal bir bağ değil; aynı zamanda bir duruş, bir sorumluluk ve bir perspektif meselesidir. Kendi dünyasının sınırlarını aşamayan bir insanın, yeryüzünün başka bir ucunda acı çeken, bir lokma ekmeğe veya bir avuç huzura muhtaç olan kardeşinin derdini dert edinmesi zordur. Ümmet, aradaki binlerce kilometreyi, farklı dilleri ve renkleri; “aynı inancın çatısı altında birleşen bir vücudun azaları” anlayışıyla aşabilme sanatıdır.
Bugün dünya genelinde yaşanan adaletsizliklere, savaşlara ve krizlere baktığımızda, aslında en büyük eksikliğimizin bu “büyük resme” bakamamak olduğunu görüyorum. Kendi konforumuzun sınırlarına hapsolduğumuzda, uzaklardaki bir kardeşimizin gözyaşı sadece bir haber bülteni detayı haline geliyor. Oysa ümmet bilinci, bir vücudun herhangi bir yerinde hissedilen acıyı, o vücudun tamamının hissetmesi demektir. Bu bilinci kaybettiğimiz an, sadece birbirimize yabancılaşmıyoruz; aynı zamanda merhametimizi ve vicdanımızı da kaybediyoruz.
Peki, bu bilinci yeniden nasıl inşa ederiz?
Cevap, büyük ve karmaşık formüllerde değil, gündelik hayatın içinde saklı. Kendi çevremizden başlayarak, bencilliğin duvarlarını yıkmakla işe koyulabiliriz. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir mazlumun ahı bizim içimizde bir sızıya dönüşmüyorsa, henüz ümmet olma bilincinin kapısını aralayamamışız demektir.
Ümmet bilinci, farklılıklarımızı yok etmek değildir. Aksine, o farklılıkların oluşturduğu mozaiğin, tek bir gaye uğrunda, yani adalet, iyilik ve huzur uğrunda yan yana gelmesidir. Bugün ihtiyacımız olan şey, sınırları kalemle çizilmiş haritaların ötesini görebilen, vicdanı ve gönlü geniş insanlardır.
Unutmayalım ki, bir ağacın yaprakları ne kadar farklı dallarda olsa da kökleri birdir. Bizim kökümüz de bu büyük inanç ve kardeşlik medeniyetindedir. Bu bilinci tazelemek, dünyayı sadece kendimizden ibaret sanan o dar hapishaneden kurtulup, yeryüzünün her köşesinde bir kardeşimizin yüreğine dokunabilmektir.
Zira biz, birbirinin derdini kendi derdi bilenlerin, aynı duaya “amin” diyenlerin oluşturduğu o kadim ve sarsılmaz bir bütünün parçasıyız. Ve bu bilinci diri tutmak, sadece bir erdem değil, çağın bizden beklediği en büyük sorumluluktur.
Kaleminize sağlık hocam. Yazılarınızın devamını bekliyoruz.