Acele etmeden yaşamak günümüzün en zor meselelerinden biri değil mi? Hayat bir koşu bandına döndü. Yolda aceleyle koşanın ayağına diken batar. Yavaşlamak bazen hayat uzatır. Sürekli koşuşturma… Hepimiz bir yerlere koşturuyoruz. Durup asla yavaşlamıyoruz. Hayatın derinliğine varamıyor muyuz ? Yoksa gerçekten nefes alıp yaşamıyor muyuz?
Nefes almak derken, aldığın nefese şükretmek, sabah gözlerini yeni bir sayfaya açtıranı hatırlayıp biraz durup yavaşlamak , yaşadığının farkına varabilmekten bahsediyorum. Bugün nereye yetişicem kaygısı ve korkusu yaşamadan nefes alışverişini hissetmekte durup yavaşlamaktır aslında.
Acele etmeden yaşamak, tembellik değil cesaret ister. Çünkü herkes koşarken senin yavaş yürümen “geride kalıyorum” korkusunu tetikler. Oysa kahveni soğutmadan içtiğin, yürürken gökyüzüne baktığın, birine gerçekten “nasılsın” diye sorduğun anlar… İşte hayat tam da oralarda saklı. Hızlı trenle seyahat eden herkes aynı manzarayı görür ama pencere kenarında oturan, yavaşlayan kişi hikayeyi hatırlar. Belki geç kalırsın bir yerlere, ama kendine varırsın. Ve sonunda fark edersin: Yetişmek istediğin hayat, acele etmediğin anların toplamıymış… Ama hep bir telaş .. bir yerlere yetişmek için kendi hayatımızdan çalıyoruz belki de..
Ve yetiştiğimiz sadece hiçbir şey sanki. O yüzden bir şeyi bilerek yavaş yap, çayı 3 yudumda değil 5 yudumda bitir. Merdiveni 2’şer değil 1’er çık. Birine mesaj atarken tamam yerine iyi ki varsın yaz. Yavaşla, çay soğusun biraz cümle yarım kalsın gün batarken telaş yapma, durup gökyüzüne bak. Çünkü ; Ömrünün sonunda hiç kimse daha hızlı koşsaydım, şu randevuya erken gitseydim demiyor, “Keşke o ânın tadını çıkarsaydım diyor.. Acele etmeden yaşa , yetişecek yerin yok , zaten hepimiz aynı yere gidiyoruz.