“Düşmezsen büyüyemezsin…”
İlk duyduğunuzda kulağa ne kadar sıradan, ne kadar klişe bir teselli cümlesi gibi geliyor değil mi? Ancak işin aslı hiç de öyle değil. Kış mevsiminin o dondurucu ama bir o kadar da heyecan verici günlerini hatırlayın. Hemen hemen hepimiz çocukluğumuzda dik bir yokuştan aşağı küçük bir kartopunu yuvarlamışızdır. O minik kar kütlesi yokuş aşağı düştükçe, yuvarlanıp yol aldıkça ufalanmaz; aksine yerdeki karları da bünyesine katarak devasa bir hale gelir. İşte insan hayatı, tam da o yokuştan aşağı yuvarlanan kartopunun serüvenine benziyor. Büyümek, genişlemek ve olgunlaşmak için önce düşmek gerekiyormuş.
Bu gerçeğin o sıradan görünümünün altındaki derin manayı kavramak, onu iliklerime kadar hissetmek benim tam 37 yılımı aldı. Evet, koskoca 37 yıl… Ancak bu sene tüm çıplaklığıyla anladım ki büyümenin en temel şartı, o sarp yokuşlardan aşağı yuvarlanmayı göze alabilmekmiş.
İstisnasız her insanın hayatında amansız inişler çıkışlar, sert düşüşler ve yara bere içinde ayağa kalkmalar var. Kimi zaman iş hayatının acımasız rekabetinde, kimi zaman aile bağlarının karmaşasında, kimi zaman da kimselere anlatamadığınız özel hayatınızın tam ortasında tökezleyip düşebiliyorsunuz. Düştüğünüz o anlarda dünya başınıza yıkılmış gibi hissediyor, geceler boyu gözünüzü kırpmadan tavanı seyrediyorsunuz. O uykusuz geceler, insanın göğsüne oturan ve bir daha hiç kalkmayacakmış gibi duran koca bir ağırlığa dönüşüyor.
Ancak zaman, o en bilge öğretmen, acının içindeki asıl hediyeyi yavaş yavaş sunuyor insana. Gün geliyor, geriye dönüp baktığınızda fark ediyorsunuz: Yanağınızdan süzülen her bir gözyaşı damlası aslında ruhunuzu besliyor, sizi içten içe büyütüyormuş. O nefessiz kaldığınızı sandığınız, karanlık ve uykusuz geceler; aslında ileride alacağınız derin bir nefesin, huzurlu bir rahatlamanın altın anahtarıymış.
Düştüğünüz yerden doğrulduğunuzda, tıpkı o yokuşun sonundaki büyük kartopu gibi eskisinden daha güçlü, daha hacimli ve daha olgun olduğunuzu görüyorsunuz. Ve en güzeli ne biliyor musunuz? Hayat tüm o yara izlerine rağmen eskisinden çok daha keyifli, çok daha anlamlı bir hale gelebiliyormuş.
Üstelik ulaştığınız bu doygunluğun, içinizdeki bu büyümenin banka hesaplarıyla, cüzdanınızdaki parayla pulla uzaktan yakından hiçbir alakası yok. Bu, tamamen kendi içinizde kazandığınız, bedelini gözyaşı ve uykusuzlukla ödediğiniz şahsınıza münhasır bir zafer.
O yüzden düşmekten, yara almaktan, yokuş aşağı yuvarlanmaktan korkmamak gerek. Çünkü o yokuşun sonunda eriyip yok olmak değil, büyüyüp devleşmek var.