Gözlerimizi açtığımız her yeni güne, ruhumuzu biraz daha yoran bir telaşla başlıyoruz. Sokakta yürürken yüzü gülen, gözünün içiyle selam veren bir insana rastlamak neredeyse imkânsız hale geldi. Herkesin bakışlarında derin bir kaygı, adımında sabırsız bir acele, içten içe köpüren bir gerginlik var. Saygının yerini öfkenin, tahammülün yerini kibrin ve bir zamanlar bizi biz yapan o içten samimiyetin yerini soğuk bir mesafenin aldığına her gün yeniden şahit oluyoruz.
Peki, ne oldu bize yahu ? Nerede unuttuk örf adetlerimizi..
Çok değil, yakın bir geçmişe kadar aynı mahallede acıyı paylaşıp hafifleten, sevinci birlikte kucaklayıp çoğaltan insanlardık. Bir selamın kıymeti vardı; komşunun kapısını çalmanın bir edebi, büyüklere hürmetin, küçüklere merhametin yazısız ama sarsılmaz bir usulü vardı. Çorbanın kaynadığı tencereden komşunun payı ayrılır, dertler ortak bir soframızda paylaşılırdı. Şimdilerde ise herkes kendi dijital dünyasının küçük ve soğuk kale duvarları arkasına çekilmiş durumda. Kalabalıklar içindeyiz ama yapayalnızız; aynı masada oturuyoruz ama gözlerimiz ekranlarda, gönüllerimiz birbirinden kilometrelerce uzakta. Aynı havayı soluyor ama birbirimizin varlığına katlanamıyoruz..
Artık dinlemeyi değil, sadece laf yetiştirmeyi biliyoruz. Anlamaya çalışmak yerini acımasızca yargılamaya, merhamet ise yerini vicdanı teğet geçen bir umursamazlığa bıraktı. Trafikten alışveriş kuyruğuna, sosyal mecralardan sokağın en sakin köşesine kadar her yerde patlamaya hazır bir bomba gibi dolaşan bir öfke var. En ufak bir anlaşmazlıkta fütursuzca yükselen ses tonları, kırılan kalpler, hiçe sayılan emekler… İyilik yapanın “enayi”, dürüstçe duranın “beceriksiz”, naif davrananın ise “zayıf” sayıldığı bu garip ve yozlaşmış denklem ne zaman bizim doğrumuz, bizim gerçeğimiz oldu?
En acısı da bu duruma alışıyor olmamız. Yanı başımızda bir haksızlık, bir nezaketsizlik yaşandığında kafamızı çevirip geçmeyi “akıllılık” sanır hale geldik. Oysa toplumu toplum yapan şey sadece ortak bir coğrafyayı veya aynı sınırları paylaşmak değildir; ortak bir vicdanı, ortak bir nezaketi ve ahlakı yaşatabilmektir. Biz köklerimize, değerlerimize ve en önemlisi birbirimize tutunmayı bıraktığımız an yalpalayıp savrulmaya başladık. Birbirimizin gözünün içine bakarak kurduğumuz o güven bağını kendi handslerimizle kopardık.
Şimdi durup aynaya bakmanın, o derin ve sarsıcı soruyu sorma vakti geldi de geçiyor: Biz bu kadar mı kolay vazgeçecektik insanlığımızdan, komşumuzdan, sokağımızdan, birbirimizden? Yeniden bir içten tebessümü, hesapsız bir “kolay gelsin” lafını, bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırını hatırlamak bu kadar mı zor? Unutmayalım ki; bir toplumu binalar, yollar ya da teknolojiler ayağa kaldırmaz; insanı insan yapan değerler ayakta tutar. Yıkmak, bozmak ve yabancılaşmak kolaydır; ama asıl erdem tamir etmek, emek vermektir. Bu toplumun yeniden bir nebze huzur bulabilmesi, kaybettiğimiz o vicdanı, merhameti ve nezaketi tozlu raflardan indirip gündelik hayatımızın tam ortasına, tam kalbine koymamızla başlayacak..
Velhasıl kelam..
Unutmayalım; yitirdiğimiz her değerle biraz daha eksiliyor, yabancılaştığımız her insanla biraz daha yalnızlaşıyoruz. Eğer bugün silkelenip özümüze dönmez, sokağımıza, komşumuza ve vicdanımıza sahip çıkmazsak; yarın şikâyet edeceğimiz bir toplum bile bulamayabiliriz. Çürüme kapıyı çalmadan önce insan kalabilmek, bu devirde sergilenecek en büyük ve en asil direniştir.