Bir süredir köşe yazamadım, bir şeyler karalayamadım. Çünkü şu sıralar kütüphanede çalışıyorum ve kitaplara sarmış durumdayım. İnsan binlerce sayfanın, yüzlerce farklı dünyayı sessizce raf aralarında saklandığı o koridorlara girince, ister istemez o atmosferin içine çekiliyor.
Açık konuşmak gerekirse uzun zamandır elime kitap almıyordum. Fahiş fiyatlardan dolayı prensip olarak para vermiyorum zaten. Bir kitabın etiketine bakıp rafa geri koymanın yarattığı o sessiz öfkeyi, kelimelerin birer lüks tüketim maddesine dönüştürülmesini kabullenemiyordum. “Okumak da mı lüks oldu?” sorusu, kitapçı rafları arasında her adımıma eşlik eden tatsız bir yankıdan ibaretti.
Derken, kütüphanedeki bu çalışma temposu bana unuttuğum o duyguyu tekrar hatırlattı. Kütüphanelerin o kendine has kokusu, sessizliğin içindeki derin fısıltılar ve belki de en önemlisi—herhangi bir fiyat etiketinin olmayışı…
Bu arada bir kitabın değerini fiyatına göre biçmiyorum. İster tek bir satır okuyun, ister saatlerce rafların arasında kaybolun; o sayfalar herkese eşit mesafede duruyor.
Meğer biz okumaktan değil, okuma eyleminin bir ‘ticaret’ nesnesine dönüştürülmesinden soğumuşuz. Fiyatlar ne kadar artarsa artsın, bilginin ve hikâyelerin kamuya ait o sığınağında – Kütüphanelerde – hayat hâlâ aynı cömertlikle devam ediyor.