Kurban Bayramı’nın yaklaşmasıyla birlikte her yıl fıkıh panellerinden sosyal medya tartışmalarına kadar uzanan o tanıdık döngünün içine giriyoruz.
Geleneksel kültürümüzde yardımlaşmanın altın kuralı bellidir: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Yardıma her zaman en yakından; akrabadan ve komşudan başlanır.
Ülkemizin pek çok yerinde; köylerde, taşra mahallelerinde asgari ücretle geçinmeye çalışan, hatta onu bile bulamayan, hasta, yaşlı ya da engelli olup evine yıl boyunca et girmeyen binlerce aile var.
Yanı başındaki komşusunun, mahallesindeki dulun, yetimin durumundan habersiz olup binlerce kilometre ötedeki insanlara vekalet yoluyla kurban göndermek, bana göre bir tür “YAKIN KÖRLÜĞÜ”dür.
Kendi memleketindeki yoksulu görmezden gelip küresel ölçekte hayırseverlik yapmaya çalışmak bana akıl alır gibi gelmiyor. Ucuza kaçmak için yapıldığının farkındayım ama kendi memleketinde kurban kesecek paran yoksa zaten kurban kesmemelisin. Sonuçta bu, parası olanın yapabileceği bir ibadet.
Önce İçeride Adalet, Sonra Dışarıda Merhamet
Çocuğunun beslenme çantasına bir meyve koyarken zorlanan, bayramda kapısını çalacak bir el bekleyen binlerce insanımız var.
Ne ara kendi insanımızın feryadına kulaklarımızı tıkayıp uzakların trajedisiyle vicdan rahatlatır olduk? Kendi insanımız yokluk çekerken binlerce kilometre öteye şefkat ihraç etmek ne kadar samimi?
Elbette dünyanın neresinde olursa olsun aç bir insanı doyurmak kıymetlidir; ancak kendi evindeki yangını söndürmeden elin evine su taşımaya çalışmak ne akla sığar ne de adalete.
Bu bayramda da gözlerimizi uzaklara dikmeden önce, başımızı kapımızın eşiğinden dışarı uzatıp mahallemize, kendi insanımıza bakmak zorundayız.
ÇÜNKÜ ADALET DE MERHAMET DE EVDEN BAŞLAR.