Nefes alıyor olmak, kalbin çarpıyor olması bir insanın yaşadığına kanıt mıdır? Yoksa biz sadece ölmediğimiz için kendimizi yaşıyor mu zannediyoruz?
Gelin, kendimize karşı dürüst olalım. Sabah aynı saatte uyanıyor, aynı yollardan geçiyor, aynı insanlarla aynı sığ muhabbetleri çeviriyor ve akşam kafayı yastığa koyup günü kazasız belasız kapatmanın huzuruyla uyuyoruz. Ertesi gün, yine aynı döngü. Biz buna “hayat” diyoruz. Oysa bu yaşanan şey hayat falan değil.
En büyük yanılgımız da burada başlıyor: Ölmemeyi, yaşamaktan sayıyoruz.
Doğduğu, büyüdüğü şehrin sınırlarından dışarı adım atmamış yüzlerce, binlerce insan var etrafımızda. Yanlış anlaşılmasın; memleket sevdası başka, vizyon darlığı başkadır. Başka bir denizi görmeden, başka bir toprağa ayak basmadan, farklı insanların hayatlarına şahit olmadan geçen bir ömür… Dünyayı sadece kendi ilçesinin meydanından, kendi mahallesinin sokağından ibaret sanan insan, aslında kendi elleriyle inşa ettiği o dar hapishanede gün dolduruyordur.
Şimdi birileri çıkıp, “Sen ne anlatıyorsun, memlekette geçim derdi var, hayat pahalı, adım atacak para mı var?” diyecektir. Haklısınız. Parayı, pulu, geçim kavgasını hepimiz biliyoruz, bunun ben de farkındayım; hepimiz aynı cenderenin içindeyiz. Ama sormak lazım: Tüm bu imkansızlıkların içinde ruhumuzu tamamen öldürmek zorunda mıyız? Parasızlık, zihnimizi de kilitlemek zorunda mı?
İşin acı tarafı, bu monotonluğun içinde kendine bir nefes alanı açmaya çalışanlara, o imkansızlıklara rağmen bir şeyler üretmek isteyenlere de iyi gözle bakmıyoruz. Bir hobisi olana, bir kursa yazılıp yeni bir şeyler öğrenmeye çalışana, kendine vakit ayırana “Ne gerek var, işine gücüne bak” klişesiyle yaklaşıyoruz.
Kendimize ait bir alanımız, bizi heyecanlandıran bir uğraşımız, bu tekdüzeliği kıracak bir cesaretimiz yoksa, kusura bakmayın ama biz sadece ömrümüzü tüketiyoruz.
Biliyorum, uzaktan konuşmak kolaydır; alışılmışı bırakmaksa neredeyse imkansızdır. Ama hayatının bir bölümünü tam olarak böyle geçirmiş, o çemberin içinden gelmiş biri olarak açıkça söylüyorum ki: Ne kaçırdığınızı bilmiyorsunuz.
Son söz:
Hayat, toprağa girmeden önceki o süreyi kazasız belasız atlatma yeri değildir. İnsanın kendine, zihnine ve ruhuna borcu vardır. Gözümüzü açalım; şehrin tabelasından ötesini görmeye cesaret edemeyen, hayatına tek bir renk bile katmayan insan, hayatta kalmıştır ama yaşamı ıskalamıştır.