Bir eğitim yılının sonuna daha geldik. Bu günlerde herkes fındık hesabı, yaz planı yaparken, ben geriye dönüp baktığımda bu yılın neredeyse yarısını Halk Eğitim Merkezinin o kurs sıralarında geçirdiğimi görüyorum. Ve lafı hiç dolandırmadan söyleyeyim: Bu durum beni ziyadesiyle memnun etti.
Küçük şehirde yaşamanın en büyük sıkıntısı insanı uyuşturan rutin hayattır; tekdüzeliktir. Her gün aynı caddelerde yürümek, kahve köşelerinde ya da kapı önlerinde hep aynı muhabbetleri çevirmek insanın zihnini köreltir. İşte o kurs binaları, her gün birbirinin kopyası olan o tekdüze hayattan uzaklaşıp nefes alabildiğiniz, kendinize ait verimli bir alan oluşturabildiğiniz meşru bir sığınak yerine geçiyor.
Benim açımdan bakınca gayet verimli, keyifli ve dolu dolu bir yıldı. O sıralarda sadece yeni şeyler öğrenmiyorsunuz; yeni insanlar ve yeni bilgiler, her şeyden önemlisi, gerçek anlamda topluma karışmış gibi hissediyorsunuz. Hayır hayır! Toplumun tam ortasında buluyorsunuz kendinizi. Ama nasıl bir toplum! Orada okey taşının tıkırtısı ya da mahalle dedikodusu yok; sadece emeğin, öğrenme çabasının etrafında toplanmış insanların saf samimiyeti var.
Fakat bu süreçte bir şeyi çok net fark ettim: Bizim insanımız bu kurslardan ya pek haberdar değil ya da içinde ne döndüğüne dair en ufak bir merakı yok. İnsanlar o binaları sadece gençlerin belge aldığı ya da kadınların çeyiz düzdüğü formalite yerler sanıyor. Oysa orası, her yaştan insanın kendini yenileyebileceği, o sıkıcı durağanlığı kırabileceği canlı bir laboratuvar.
Eğer siz de her gün aynı şeyleri yapmaktan, sokağın gürültüsünden ve hayatın tekdüzeliğinden sıkıldıysanız bu kursları kesinlikle tavsiye ederim. Kendinize alan açmak, topluma karışmak, sosyalleşmek ve gelişmek için daha iyi bir fırsat bulamazsınız.
O sıraları asıl anlamlı kılan; aynı amaç etrafında bir araya geldiğimiz kursiyerlerimizin samimiyeti, arkadaşım Emine Çakır’ın yoldaşlığı ve kıymetli dersleriyle yolumuza ışık olan Behiye Ballı hocamız oldu.
Samimiyetle içten bir teşekkür…